NASA’yı Elinin Tersiyle İten Rektör: Prof. Dr. Muhammed Şahin ile Söyleşi

Batuhan Nar: Muhammed Şahin’in çocukluk yıllarına dönsek, nasıl bir öğrenciydi? Rize’nin Pazar ilçesinde hayaller kuran o çocuk ile bugünün rektörü arasında nasıl bir bağ var?

Muhammed Şahin: Öncelikle teşekkür ediyorum bu röportaj için. Bize de yer veriyorsunuz kendi sayfanızda. İlkokulu köyde okudum. Köy okulunda. Köyde de o dönemde çok kar yağardı. Benim yaşım da küçüktü. Ama okula da gitmek istiyorum bir yandan. İlkokul öğretmenim ağabeyimle arkadaşlardı. Ağabeyim de 27 yaşındayken böbrek rahatsızlığından rahmetli oldu. Yeni gelen hocalar bizim evde kalırlardı. Sabah okula giderken de beni alıp götürürlerdi. Sonra aileme bu çocuk okula gelmek istiyor ama yaşı küçük yetmiyor demişler. Bir yaş büyük yazdıralım nüfus kağıdında demişler. Öyle başladı. Tabii bizim köy ilkokullarında, bugün de öyle herhalde bilmiyorum. İki tane sınıf vardı. Bir, iki, üçüncü sınıf aynı sınıftaydık. Hoca gelirdi, önce birinci sınıftakilere anlatırdı. Sonra ikilere. O şekilde ilkokulu öyle bitirdik.

Babamın köyde marangoz atölyesi vardı. Daha sonra ortaokul kısmı olunca Pazar’a indik tabii. Babam da marangoz atölyesini pazara taşıdı. Marangoz atölyesinde ben arabalar yapardım. Dozer, kepçe gibi şeyler… Babam izin vermezdi. Vermemesinin nedeni, buraya alışırsa falan okumaz çocuk diye düşünmüş. Onun için kızardı bana. Yani tamam yap ve çık fazla kendini kaptırma buraya derdi. Tabii ortaokul ve liseyi Pazar’da okudum, Pazar Lisesi’nde. Aileme destek olmak için bir dönem simit sattım. Babam kızardı. Dursun Ali’nin çocuğu simit sattı mı dedirteceksin derdi. Ya baba ben istiyorum derdim. Sonra bir gün lisede köyde okumayan arkadaşlar vardı. Onlar Rize’de komilik garsonluk yapıyorlardı restoranlarda. Ben dedim ki, ya ben de çalışmak istiyorum. İşte bir yaz anneme dedim ben bu yaz Rize’ye gidip çalışmak istiyorum dedim. Ne yapacaksın dedi, komilik dedim. Komilik derken bardak, çanak gibi şeyleri toplamaktan, masaları temizlemekten bahsediyorum. Babana söyleme dedi, söylersen izin vermez dedi. Sen git ben babana sonra söylerim dedi. Annem öyleydi. Teşekkür ettim. Gittim ama arkadan babam bana kızmış. Tabii çok zor geliyordu o yaşlarda lisede. Uzaktan göründüğü gibi değilmiş. Aradan bir iki hafta geçti. Dedim, Allah’ım ne olur babam gelse de beni alsa. Sonra yeğenini gönderiyor bir gün bana. Baban gönderdi, hadi gidiyoruz dedi. İmdadıma yetişti. Çünkü akşama kadar ayaktasınız. Sabah başlıyorsunuz, akşama kadar ayakta çalışıyorsunuz. Göründüğü gibi değil aslında.

Batuhan Nar: Ama bu deneyim belki de bir sonraki yaşantınızda birçok detayı analiz etmeyi sağladı size değil mi?

Muhammed Şahin: Aynen gençlere öneriyorum bu deneyimi. Onun için şimdi liselere gidiyoruz, konuşuyoruz. Örneği de var biliyorsunuz. Obama da yazları çocuklarını Burger King’te çalıştırıyormuş. O hayatı görünce empati yeteneği gelişiyor çocuğun. Bir de bu işler bazı şeyleri kazanmak için önemli. Bu para olabilir ya da başarı olabilir. Emek vermek gerektiğini öğreniyorsun. Zorlanmak gerekiyor, kendini zorlamalısın. İletişim yeteneğin, insanlarla konuşma becerilerin gelişiyor. O yaşlarda biliyorsunuz siz eğitimcisiniz hocam, benden daha iyi bilirsiniz. Sünger gibi emersiniz yani bu becerileri.

Batuhan Nar: İnformal öğrenme dediğimiz kısımlar hayatın burasında saklı kesinlikle. Sonra liseyi bitiriyorsunuz ve oradan bir üniversite macerası. Orayı merak ediyorum. Mühendislik nereden geliyor?

Muhammed Şahin: Lise 1’deyken abim rahmetli oluyor. Bizim aile tabii bitiyor, kopuyor. Sonra işte o ruh hali ile sınava girdik. KTÜ’ye girdim ilk. Matematik öğretmenliği okudum. Bitirmedim. Bir sene okudum. Sonra KTÜ’de bir sene de harita mühendisliği okudum. O arada ben sınıf ikincisiydim. Sınıf birincisi bir arkadaşım vardı. O birinciydi. Bir gün dedi ki ben İTÜ’ye yatay geçiş yapacağım. Ben de kendi kendime dedim ki ya bu giderse ben de geçerim. Ama tabii o zamanlar işte hafta sonları memlekete gidiyorsun. Yakın olması avantaj Trabzon’un.

Yatay geçiş için İTÜ’ye başvururken de hatırlıyorum dilekçede alttan ders vermemeniz koşuluyla başvurumun değerlendirilmesi diye not düştüm. Öyle geldik. İTÜ’de de ben bu sefer birinci oldum. O arkadaş da ikinci oldu. Sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1416 sayılı kanunu var biliyorsunuz. Yasa Atatürk zamanında çıktı 1927’de. Yurt dışına öğrenci gönderme yasasıdır. İşte her sene 300-500 öğrenci gidiyor Türkiye’den. Bizim o zamanlarda da harita mühendisliği alanına giren GPS çok gündemdeydi. GPS de yeni çıkıyordu tüm dünyada. Orada yazılı sınav vardı, yazılı sınava girdik. Sınavda 1. oldum ve kazandım. Sonra İngiltere’ye gittik. İngiltere’de 5 sene kaldık master ve doktora yaptım. Bitmeden birkaç ay önce NASA’ya başvurmuştum iş için. Bir ay sonra cevap geldi. Size iş teklifi yapıyoruz, şu koşullarda diye. Tabii hoşuma gitti, havalara uçtum. Milli Eğitim Bakanlığı da bize iki sene yurt dışında çalışabilirsiniz demişti. Ondan sonra dönme zorunluluğu var. Beş yıl yurt dışında kalınca, on yıl Türkiye’de bir kamu kurumunda hizmet etmeniz gerekiyor. Bursun karşılığı bu. Sonra oturdum, düşündüm, dedim ben Amerika’ya gidersem sürekli kalırım. Ülkeye dönmem. NASA’yı kim bırakır? Bugün bile olsa herkes uçarak gider. Dedim ki, ben 1416 sayılı yasayla gittim, yani Atatürk’ün yasasıyla. Bir de fakir fukaranın vergileriyle biz o eğitimi aldık. Böyle bir şey yaparsam, Atatürk’e ve ülkeme ihanet etmiş olurum. O borcu ödemem lazım ülkemize. Sonra NASA’ya ülkeme döneceğimi yazdım.

Batuhan Nar: Şu an geriye dönüp baktığınızda NASA’ya gitseydim keşke diyor musunuz?

Muhammed Şahin: Pişman değilim. Yani şöyle düşünüyorum hocam. Gitseydim ne olurdu? Kendi alanımda dünya çapında bir bilim insanı olurdum. Kendi aileme faydası olurdu. Güzel bir yaşamım olurdu Amerika’da. Ama o kadar. Şimdi buraya gelerek daha çok öğrenciye dokunuyorum. İşte iki tane önemli kurumda rektörlük, önce İTÜ sonra MEF rektörlüğü… Tamam mesleğimdekiler belki beni dünyada iyi bilmiyor. Çünkü mesleği fazla yapmadım. Ama Yüksek Öğretim camiası beni biliyor dünyada.

Batuhan Nar: Akademik kariyerinize başlarken aklınızda bir gün rektör olmak var mıydı, yoksa bu yolculuk sizi doğal bir akışla mı bu noktaya getirdi?

Muhammed Şahin: Tabi Rize’li olunca insanın bir liderlik duygusu oluyor (Gülerek). Rektörlüğe karşı bir ilgi vardı bende. Ama şöyleydi yani, ben öğrencilere de söylerim. Hayatta hiç böyle B planım olmamıştır. Hep A planı yaparım. Her A planım gerçekleşir mi? Yok. Gerçekleşmemiştir. O zaman otururum, yeniden bir A planı yaparım. B planı olunca kafada odaklanma dağılıyor.  Mesela İngiltere’den döndüm. Milli Eğitim Bakanlığında bir form dolduruyoruz. Üç tane üniversite tercihi yapıyoruz. Ya da bir kamu kurumunda hizmet edeceksin. Ben tabi İTÜ’yü yazdım. Mezun olduğum okul İTÜ diye. Oradaki görevliye verdim. Görevli de anlamadınız herhalde dedi. Üç tane tercih yapacaksınız dedi. Dedim ki İTÜ dışında benim için her yer aynı. İTÜ’ye vermiyorsanız istediğiniz yere verebilirsiniz. Sorun yok dedim.

İngiltere’de doktora yaparken Gülsün Sağlamer geldi. İTÜ’nün rektör yardımcısıydı o zaman. Biz öğrenci konseyindeydik. Misafir ağırlama organizasyonu yaptık. Dedi ki, ne zaman bitiyor doktora? Şu zaman dedim. Dönünce bana uğra dedi. Ben döndüm. Ama uğramadım. Ama o duymuş benim geldiğimi. Hemen beni buldu. Gel çabuk dedi. Gittim yanına. Benim danışmanım olacaksın dedi. Rektör yardımcısının araştırma fonu var. Araştırma fonu sekretaryasında görev yapacaksın dedi. Üniversiteye gelen projeleri raporluyorsun, üniversite yönetim kuruluna sunuyorsun. Bu görevi aldım ama o arada tabii GPS’le ilgili projeler de yapmaya başladım. İnsanlar da görüyordu zaten Muhammed bir şeyler yapacak diye. Sonra o rektörlük serüvenine girdik. İlk 38 yaşında aday oldum. Ardından 42 yaşında tekrar aday oldum ve rektör olarak atandım.

Batuhan Nar: Kariyeriniz İTÜ gibi köklü ve gelenekleri olan bir devlet üniversitesinde zirveye ulaştı. Herkes o yolda devam etmenizi beklerken, siz tüm birikiminizi alıp sıfırdan bir vakıf üniversitesi kurma “riskini” aldınız. Bu, yerleşik düzene bir başkaldırı mıydı, yoksa Muhammed Şahin’in içinde hiç susmayan bir “müteşebbisin” zaferi miydi?

Muhammed Şahin: İTÜ’de rektörlük görevim bitinceEnver Yücel beni ilk arayan kişidir. Hemen ertesi gün benim ekibi aradı ve birlikte çalışmak istiyorum diye iş teklif etti. Şimdi öyle dönemlerde aranmak önemli bir şey biliyorsunuz. Yalnız kalınmadığınızı hissediyorsunuz. Sizi destekleyen, size sahip çıkan birilerinin olduğunu görüyorsunuz diyelim. Gayret ve çabanızın görüldüğünü hissediyorsunuz. Yoksa bana ihtiyacı olduğundan değil. Ona karşı da yaptığım hiçbir şey de yok. Yani bir iyilik, bir şey yapmadım. Bu nedenle Enver Bey’in bende ayrı bir yeri var.

İşte o arada Nazmi Arıkan aradı ve İbrahim Arıkan ile sizi bir araya getirmek istiyorum dedi. İbrahim Arıkan Hoca’yla görüştük. Dedi ki ben bir üniversite kurmak istiyorum. Ama 10 yıldır uğraşıyorum dedi. Amerika ve dünyada gezmediğim üniversite, kampüs kalmadı. Farklı bir konsept olsun istiyorum dedi. Fark yaratabilecek bir model, bir üniversite kurabileceksek, devam edelim hocam dedi. Yoksa İstanbul’da değerli üniversiteler var, onlara her yıl bir miktar bağış yaparım. Kendi vicdanımı tatmin etmiş olurum dedi. Oradan tabii bir ufuk çizdi. Bana göre, bu işin eğitimle ilgili bir şey olması lazım hocam dedi. Teknolojide her şey değişiyor. Ama sınıfta hocanın rolü değişmiyor. Hoca hep bilen kişi oluyor. Bununla ilgili bir şey yok mu dedi. Hocam bilmiyorum ama bakayım, araştıralım dedim. Oradan işte flipped learning’i bulduk. Başka teklifler de oldu tabii. Ama, İTÜ’de rektörlük yaptıktan sonra da her yerde de çalışamazsınız. İbrahim Bey’i de biliyorum. Kişi olarak da geçmişi olarak da. Bir şey söyledim İbrahim Bey’e. Hocam üniversiteyi siz mi yöneteceksiniz, rektör mü?”. Ben yönetmek isteseydim kendime göre birini bulurdum, dedi. Siz yöneteceksiniz. Ben sizi başkalarıyla da karşılaştırmayacağım. Sizin başarınızı bir önceki senenizle karşılaştıracağım, dedi.

Batuhan Nar: İTÜ’de de MEF’te de öğrenciler sizi çok seviyor, çok cana yakın buluyor ve saygı da duyuyor. Normalde rektörleri öğrencilerin arasında bu kadar sık görmeye alışık değiliz. Sizi bu iklime iten duygu ne?

Muhammed Şahin: Yaptığınız işi seveceksiniz. Hizmet ettiğiniz insanları seveceksiniz. Örneğin insan sevmiyorsan doktorluk yapmayacaksın. Değil mi? Ağır bir meslek doktorluk. Yani doktor olmak zorunda değilsin. Rektörlükte kime hizmet ediyorsun? Birinci derecede öğrencilere sonra çalışanlara hizmet ediyorsun. Öğrenci yoksa sen de yoksun demektir. Hoca da yok idari kadro da yok demektir. Öğrencileri sevmek yetmiyor. Sana emanet edilen ailelerin en değerli varlıklarını nasıl iyi yetiştireceksin? Bunun bilincinde olmak önemli. Dünyanın en değerli varlığı, hatta bir anne baba için dünyanın da ötesinde. Bu kadar değerli bir varlık sana emanet ediliyor. Bunu yetiştir, geleceği hazırla deniyor. Kazandırmam gereken şeylerin başında özgüven var. Özgüven demek siz İTÜ’lüsünüz, siz ODTÜ’lüsünüz ile olmuyor. Onların gerçekten bu ülke için, gelecek için önemli kişiler olduğunu hissettirmelisin. Çünkü bir sonraki teknolojik devrimleri bir önceki jenerasyon yapacak. Onun için onlara özgüven kazandırmak adına çok basit şeyler yapıyorduk. Nedir? Birincisi hepinizde benim telefonum olsun. Öğrenci sıkıştığı yerde beni arayabilsin. Bir sorun olduğu zaman beni arayabilsin.

Ya da yemekhane konusu… İTÜ’de öğrenci – hoca yemekhanesini kaldırmıştım. Herkes aynı yerden yemek yiyecek dedim. Mutfak aynı. Masalar niye farklı olsun? Aynı mutfakta yemekler çıkıyor. Yani hoca kuyruğa girmeyecek mi? Hocanın haftada iki tane üç tane dersi var. Öğrencinin bir sürü dersi var. Yani öğrenci kuyrukta bekliyorsa, ne güzel işte hocayla beklesin sohbet etsin.

Batuhan Nar: Hocalardan tepki almadınız mı?

Muhammed Şahin: Yok yok, ben kendim de gidiyordum yiyordum zaman zaman ama önemli olan öğrenci şuna bakıyor orada. Oradaki amacım şuydu. Öğrenci diyor ki bak rektör de burada yemek yiyor. Üniversite hocaları da burada yemek yiyor. Demek ki buradaki yemek kaliteli. Yoksa hocalar, dekanlar burada yemek yemez. Demek ki bizi kendileriyle aynı tutuyor bunlar. Demek ki ben değerliyim onlar için. Onlardan bir farkım yok demek ki diyor. Ayrıca yemeği çıkaranlar da çok dikkat ediyor. Rektör de burada yemek yiyor. Dikkat edelim yemeğe. Dekan da burada yemek yiyor. Hocalar da burada yemek yiyor. Yemeğe dikkat edelim diyorlar otokontrol oluyor onlar için de.

Batuhan Nar: Cep telefonunuzu tüm öğrencilerle paylaşıyorsunuz. Galiba ilk rektör oluşunuzda da sosyal medyadan paylaşmışsınız. Şahsi numaranız mı bu numara yoksa ikinci bir numara mı? Kimse rahatsız etmiyor mu?

Muhammed Şahin: Şahsi numaram. 2008’den beri tek numaram var zaten. 18 senedir bir gün dahi ne İTÜ’deki bir öğrencim ne buradaki bir öğrencim uygunsuz bir saatte beni çaldırmamıştır. Veya bir WhatsApp mesajı atmamıştır. Öğrenci beni aramışsa genelde mesai saatleri sonrasında arar. Mesai saatinde de mesaj atarlar. Şimdi gençler farkında her şeyin. Ne oluyor? İşte öğrenci işlerinde hocam şu işim çözülmedi diyor. Tabii oradaki memur önce inanmıyor. Rektör mü arayacak beni diyor? Ardından arayıp şu işi çözelim dediğimde etkisi farklı oluyor. O tabii üniversitede yayılıyor.

Batuhan Nar: Hiç çok ilginç bir telefon aldınız mı?

Muhammed Şahin: Şunu söylerim öğrencilere, istediğiniz saatte nasıl anne babanızı arayabiliyorsanız, beni de arayabilirsiniz. Yani isterseniz bir bardayken kavga ettiniz, polise düştünüz, beni arayın derim.

Bir ilginç arama anlatayım. İTÜ rektörüyken gecenin 12’sinde aradı bir öğrenci. Hocam dişim ağrıyor diyor. Yarın sınavım var. Sınavda da mazeret yok. Heyet raporu getirmesi lazım. Ama diş de felaket bir şey. Hocam dişim çok kötü ağrıyor, bu saatte sizi rahatsız etmezdim dedi. Dedim bekle. Diş doktorumuzu aradım gece. Dedim hocam böyle böyle bu öğrenciyle bir telefonla görüşür müsün? Görüştü ardından ilaç gönderdik yurda. Biz ilacı gönderene kadar diş ağrısı da geçmiş bu arada.

Batuhan Nar: Sizi tanıyanlar, enerjinizden ve sürekli “bir sonraki adımı” düşünmenizden bahseder. Hiç yorulmaz mısınız? Ya da şöyle sorayım: Muhammed Şahin’i en çok ne yorar? Bürokratik atalet mi, değişime direnen zihinler mi, yoksa anlaşılmamak mı?

Muhammed Şahin: Yeni bir şey uygulamaya koyacaksam önce kendim inanmam gerekiyor. Kendim görmem lazım. Önce araştırıyorum. Ben kendim tatmin olana kadar araştırıyorum. Sonra senatoya, yönetime getiriyorum. Kararı geçiriyoruz. Tabii itiraz eden oluyor, yanlış anlaşılma oluyor. Açıklıyoruz. Ondan sonra ben onun peşini bırakıyorum. Ardından ekibim yürütüyor işimi. Ekibimi iyi ve liyakatli seçiyorum. Ben benden iyilerle çalışıyorum. Liyakat demek de Boğaziçi mezunu, Harvard, MIT mezunu demek değildir. İşinde ehil olması önemli. Bir sonraki adımı değil, bir sonraki projeyi düşünüyorum. Benim yorulmamamın nedeni ekibimin güçlü olması. Yöneticilerimin güçlü olması. Bizim master diploması olmayan fakülte sekreterimiz yok. Yani şöyle yapıyorum hocam. Bir yere üç kişi gerekiyorsa ben iki kişi alıyorum. Tamam mı? Üç kişi için ayırdığım imkanı bu iki kişiye ayırıyorum. Onlar da mutlu oluyor. Mutlu olunca çocuklara yansıyor.

18 senedir rektörlük yapıyorum. Bir kurumda akademik ve idari kadrom mutsuz ise o kurumda öğrencilerin mutlu olma imkanı yok. Çünkü sürekli onlarla görüşüyor öğrenciler. Onlarla muhatap oluyor öğrenciler. Hocasıyla muhatap oluyor, idari kadroyla muhatap oluyor.

Batuhan Nar: Bir yanda geleceği tasarlayan rektör; diğer yanda ailesiyle, dostlarıyla vakit geçiren Muhammed Şahin var. Bu iki kimlik birbiriyle çatışır mı? Örneğin, bir pazar kahvaltısında bile aklınızın bir köşesinde üniversitenin çözülmeyi bekleyen bir sorunu belirir mi?

Muhammed Şahin: İşi hiç eve hiç taşımam. Ne diyorum? Ekibim güçlü olduğu için aklım burada kalmıyor. Üniversitemde akademisyen ile idari kadro ayrımı yok. Bir ast üst ilişkisi yok. Güvenlik görevlisinin saygınlığı neyse rektörün de saygınlığı aynıdır. Herkesin inisiyatifi vardır. Yöneticilerime benim odama en az gelen işini en iyi yapandır derim. Ben size yanlış karar aldınız diye kızmam, eleştirmem derim. Niye karar almadınız diye kızarım. Yanlış olabilir. Yanlış karar alabilirsin. O şekilde pişeceksin. Benimle yönetici düzeyinde çalışan tüm akademik kadrom, bana yakın olan her bir çalışan bir rektör düzeyindedir. Yarın koltuk versek her biri bir rektör olur. O yüzden evde ya da özel yaşamımda işi kafamda taşımam.

Batuhan Nar: Flipped Learning uzmanlık alanlarınızdan. Özünde öğrenme sorumluluğunu öğrenciye devreden bir model. Peki, 12 yıl boyunca sorumluluk alması pek de beklenmemiş, test odaklı bir sistemden çıkan bir gencin bu modeli %100 benimsemesi ne kadar gerçekçi? Bu “kültürel şokla” başa çıkamayan, sistemin dışında kalan öğrencileriniz oluyor mu?

Muhammed Şahin: Öğrenci buraya gelmeden önce burayı araştırıyor. Bilerek geliyor. Burada böyle bir eğitim modeli var. Aileler de araştırıyor üniversiteyi. Geliyorlar tercih döneminde diyorlar ki, sizde daha farklı bir eğitim modeli var, bu daha iyi gençler için diyorlar. Gençlerin yeni bir şeye adaptasyonu hiç öyle zor bir şey değil. Gençlerde hiç sıkıntı yok hocam. Biz her sene sonunda bu flipped learning ile ilgili sorular soruyoruz. Son 5 yılın ortalamasını söyleyeyim. Dersler ne kadar flipped learning’le yapılıyor diye sorduk. Derslerimizin %77’si flipped learning’le yapılıyor diye çıktı. Flipped learning uygulamalarında memnuniyet 5 üzerinden 4.2’nin altına hiç düşmüyor.

Batuhan Nar: Türk Eğitim Sisteminde bir kitap okuma sorunu ve okuduğunu anlamada sıkıntı göze çarpıyor. OECD ülkeleri içinde de birçok çalışma ve sınavda durum iç açıcı değil. Bu anadilinde okuduğunu anlamama durumu sosyolojik olarak bize aslında çok pahalıya mal oluyor. Bu güruh topluma karışıyor, evleniyor, çocuk yetiştiriyor ve oy tercihinde bulunuyor. Nasıl bakıyorsunuz bu konuya?

Muhammed Şahin: Yeni nesil için ülkemizde de dünyada da öyle olacak, okumada yavaş yavaş azalma var. Yani okumadan yavaş yavaş uzaklaşılıyor. Kısa videolar, özet kitaplar, sesli kitaplar… Bunlar gerçek. Ben de yapıyorum. Teknoloji bu hale getiriyor. Bunun önünde duramayız. 6 ay önceki yapay zeka 6 ay sonraki yapay zeka ile aynı değil. Bizim nesil için kitap okusun demek gerekiyor ama bu gerçeği kabulleneceğiz bence. Şimdi öğrencilerin öğrenmesi gereken başka şeyler var. Çok daha fazla bilgi de var. Her birine de yetişmek istiyor öğrenci.

Batuhan Nar: Eğer bir günlüğüne “Milli Eğitim Bakanı” ya da “YÖK Başkanı” olsanız, ertesi sabah Türkiye’nin eğitiminde neyi, tüm tepkileri göze alarak, kalıcı olarak değiştirirdiniz? Atacağınız ilk, en radikal karar ne olurdu?

Muhammed Şahin: İki tane farklı pozisyon, ikisini de hiç düşünmedim. Aklımın ucundan bile geçmedi. Milli Eğitim Bakanlığı benim alanım değil. YÖK başkanlığı yapar mıydım? YÖK başkanlığı tamamen özerk bir yapıda olmalı. Siyaset olmamalı, hiçbir şekilde karışmamalı bu yapıya. Geçmişte YÖK Başkanlığı dolaylı yollardan bana da geldi. Yani yukarılardan da geldi. Hepsine en net cevabım, hayır oldu. Yani bir şeyin başına geçip tümden, sıfırdan yapabileceğim bir şey olmalı. Yani sıfırdan değiştirebileceğin bir şey olması lazım. Dış etkenin olmadığı, dış baskının olmadığı, icraatın olabileceği, icraat yapabileceğin bir alan olması lazım. Türkiye’nin esas sorunu bana göre teknoloji üretmemesi. Araştırma Türkiye’de yok. Tabi diyebilirler şu kadar araştırma üniversitesi var diye. Teknoloji üretiyorsan, yani bilim teknolojide aktifsen, işte üniversitelerin sıralamalarda yükseliyor, ben yapıyorum şunu yapıyorum bunu yapıyorum diyorsan, bütün bu bilimsel ve teknolojik faaliyetlerin ekonomiye yansıması gerekiyor. Ama yok. Ekonomiye yansımadığını nereden görüyoruz? Bir kere teknolojik bir şey üretiyorsan, yurt dışına satıyor olabilmen lazım değil mi? 2024’te Türkiye’nin yüksek teknoloji ihracat rakamı 8.5 milyar dolar. 270 milyar dolar içinde 8.5 milyar dolar… Dünya Bankası verisi bu. 2000’de de 1.1 milyar dolar. 2000’den 2024’e 24 senede 1.1’den 8.5’e çıktık. O kadar. Çin 40 milyar dolardan 1 trilyon dolara çıkmış. Başka bir örnek vermeye gerek yok. İsrail’in yüksek teknoloji ihracatı bizim iki katımız. Yani nüfus olarak onda birimiz. 8 milyon nüfus. Bizim 85 milyon. 17 milyar dolar yüksek teknolojik ihracat yapıyor.

Bizim teknoloji ekonomimiz hamallık üzerindedir. Tarımda üreteceğiz. Fabrikada mal üreteceğiz. Çok üretip az kazanacağız. Teknolojik katma değeri olmuyor. Bu 8,5 milyarın da eminim %70-80’i İHA’lar, SİHA’lardan gelen rakamdır. Dolayısıyla Türkiye’de benim gördüğüm en büyük şey bilim, teknoloji faaliyetlerinin koordinasyonu. Ve ülkede bir vizyon tam olarak yok. Bütçeyi on kat artırsan da yükselmiyor. Çünkü sende öyle bir kültür yok. Şirketlerinde ARGE kültürü yok. Üniversitelerdeki ARGE çalışmaları makale düzeyinde. Makale çıktı mı tamam bitti. Yani bir üniversite çıkıyor diyor ki ben Avrupa’dan şu kadar proje aldım. Eee?  Ne yaptın bununla? Proje bitirdim şu kadar makale yaptım, makalelerim şu kadar atıf aldı. Ne oldu sonra? Benim ülkeme ne kattın ne yarattın? Hangi teknolojiyi, hangi iPhone’u ürettin?

2012’de biz İTÜ’deki rektörlük görevinden ayrıldığımız zaman dünya sıralamalarında İTÜ-ODTÜ-Boğaziçi 200-300 üniversite arasındaydı. Biz ODTÜ ile yarışırdık. 180’lere 190’lara çıktığımızı hatırlıyorum. Onun için bilim, teknoloji ve yükseköğretim alanında bir görev olursa yaparım. Yüksek öğretimde önce tüm yapılanmayı değiştiririm. Köklü değişiklikleri yaparım. Yönetici atamalarını ona göre yaparım. Organizasyonu baştan dizayn ederim. Türkiye’ye yurt dışından arge kültürü olan dev şirketler getiririm. Şirketlere 20 yıl bu ülkeyi vergi cenneti yaparım. Kim için? Teknoloji üreten şirketler için. Arge kültürü olan şirketler gelmediği sürece Türkiye kısa sürede hiçbir yere gidemez, mümkün değil. Çin, Japonya, Güney Kore uzun bir sürenin sonunda bu noktaya geldiler. Nedir uzun süre? Yurt dışına bol öğrenci gönderdiler. Bugün Amerika’daki yabancı öğrencilerin 3’te 1’i Çinli. 400.000’in üzerinde Çinli var Amerika’da. Oradan önce copy-paste yaptılar teknolojiyi. Şimdi kendi teknolojisini üretiyor. Güney Kore’de öyle. Güney Kore, Türkiye nüfusunun yarısı. 50’lerde biz kurtardık onları işte. 50-60’ta kuruldu diyelim. 60’tan sonra bu noktaya geldi. 60 senede. Bugün Güney Kore o zamandan itibaren devamlı öğrenci gönderirdi Amerika’ya, İngiltere’ye, Avrupa’ya. Onların birçoğunu geri getirmesini bildi. Nasıl bildi? Vereceği maaşla getirdi. Bir de imkan sağlayarak ülkede. Yani orada yapabileceği araştırmayı burada yapabileceksin dedi. Türkiye için bir gelecek hikayesi, projem var. Bu projem Türkiye’deki bilim, teknoloji ve yüksek öğretim faaliyetleri için yeni bir tasarım ve koordinasyon ortaya koyuyor.  Bir yandan yurt dışından agre kültürü olan dev şirketleri ülkeye getirirken diğer yandan uzun dönem için Türkiye 5 yılda 50 bin öğrenci göndermeli diyorum. 5 yılda 50 bin. Ve bunları da geri getirecek. Bunların yarısını şirketlere dağıtacak. Yarısını üniversitelere dağıtacak. “Türkiye için bir gelecek hikayesi” ismini verdiğim bu çalışmamı burada iki kelime ile anca bu kadar anlatabilirim.

Batuhan Nar: Yapay zeka konusundaki çalışmalarınız çok dikkat çekici. Ancak birçok eğitimci, yapay zekanın öğrenme motivasyonunu öldüreceği, intihali sıradanlaştıracağı ve “düşünme” eylemini ortadan kaldıracağından endişeli. Siz bu “kıyamet senaryolarına” neden katılmıyorsunuz?

Muhammed Şahin: Katılmıyorum. Çare yok. Çözüm yok. Eski kafayla çözüm yok buna. Ben bir şey yapmayayım, aynı şekilde devam edeyim diyorsan, yok çözüm yok. Sen yasak getirsen, öğrenci yine onu yapacak. Ben yapıyorum rektör olarak. Her yeni teknoloji yeni alanlar yaratıyor. Yeni fırsatlar yaratıyor. İşte o fırsatların ne olduğuna bakacaksın. Onları araştıracaksın. Senin kendini yenilemen gerekiyor. Bir de şöyle bir şey var. Tarihte kim teknolojiye karşı durdu da teknolojiyi mağlup etti? Mümkün değil.

Batuhan Nar: Rektörlük göreviniz sona erdiğinde, emekliliği yaşarken arkanızda nasıl bir “eğitim mirası” bırakmış olmayı umarsınız?

Muhammed Şahin: Sadece iyi bir insan olduğum şekliyle anılmak isterim. İyi bir insan. Çünkü çocuklarımıza bırakacağımız mirastır o. Yani çocuklarımızın şunu duymaması lazım, ne lanet bir adamdı… Sosyal medya orada burada görecek çocuklar yani.

Batuhan Nar: Oyuncu Ali Sürmeli bir röportajında şöyle bir söz söylemişti. Bir mezar taşında şu yazıyordu “İyilik iyidir.” Çok güzeldi. Aklıma onu getirdiniz.

Ekşi sözlükte “Olaya bizzat şahit olmadım ama birinci ağızdan duydum. Durduk yerde gecenin bir yarısı kütüphaneye gelip öğrencilere pizza ısmarlayan rektör dünyada var mı mesela ben bilmiyorum.” diye bir entry var. Doğru mu bu?

Muhammed Şahin: Evet doğru. İTÜ rektörüyken oldu. Zaten kampüste yaşadığım için sık sık gezerdim. Yurtlara giderdim. Kütüphaneye giderdim. Öğrencileri dinlerdim. Bu pizza olayı da öyle bir gecede olmuştu.

Batuhan Nar: Köy Enstitüleri hakkında her söyleşide muhakkak bir sorum oluyor. Sizin dünyanızdaki karşılığı ne?

Muhammed Şahin: Bugün aradığımız şey beceri ve yetenek kazandırmak. Beceri ve yeteneği ancak yaparak deneyimleyerek kazanırsın. Kimse şu bölüm mezunu, şu üniversite mezunu demiyor. Ne tür becerileri var ne tür yetkinlikleri var diyor. Zaten onu da on dakikalık İK mülakatında anlıyorlar. Bunu Köy Enstitüleri o zaman yapmaya başlamış.

Batuhan Nar: Bir öğretmende olmazsa olmaz 3 özellik ne olmalı?

Muhammed Şahin: Bir kere yaptığı işi sevecek. Öğrencileri sevecek. Bir de tabii kendisini sürekli yenilemeyi bilecek. Değişime ayak uyduracak. Aslında ben değişime ayak uyduracak demiyorum, değişimde öncü olacak diyorum. Son olarak Atatürkçü olacak. Geçen de bir yere röportaj yaptım. Halen mi Atatürk? Bu kadar teknoloji konuşuyoruz, yine Atatürk. Evet, çünkü onun üzerine vizyon koyan olmadı. Ülke için büyük bir vizyon. Yani Atatürk Cumhuriyeti kurduğu zaman, hocam siz eğitimcisiniz, daha iyi bilirsiniz. Birçok alana girdi aynı anda. Mesela bugün Suriye’de ne oldu? İşte yıkım oldu. Nereden başlandı ilk anda? İşte inşaat aklına gelir değil mi? Ya yollar yapılsın, şu olsun, bu olsun. Kimsenin aklına gelir mi yani bir opera binası kuralım? Dil devrimi yapalım. Savaş devam ederken Milli Eğitim Kongresi yapıyor 5 günlük. Savaş devam ediyor. Sanki kazanacak savaşı. Yurt dışına öğrenci göndermeye 1925’te başlıyor. O yurtdışına öğrenci gönderme yasası değil sadece. O teknoloji ile ilgilidir. Hamle öyle bir hamledir. Ben bunu da söylerim hep. Atatürk’ün 1927 çıkardığı yasaya uygun hareket eden Çin, Japonya, Güney Kore 1950’den sonra yapmaya başladı. Türkiye Atatürk’ün vizyonunda devam edebilseydi bölgenin Japonya’sı olurdu.

Batuhan Nar: Sizin hayatınız ile anlamlı ama birbiri ile bağlantısız bazı kelimler söyleyeceğim. Sizin için birkaç kelime ile ne anlam ifade ettiğini öğrenmek isterim.

Gelecek: Teknoloji

İTÜ: Ülke

Hata: Deneyim

Rize: Anam, babam

Merak: Yenilik

İbrahim Arıkan: Öğretmen

Kaos: Menfaat

İngiltere: Öğrenci ülkesi

YÖK: Kontrol

Neşe: Eşim

Atatürk: Her şeyimiz

Yapay Zeka: Geleceğimiz

Karadeniz: Memleketim

MEF: Çocuğum

Hasan Ali Yücel: Vizyoner Eğitimci

Seçim: Demokrasi

Rektör: Vizyon

Maslak: Hayatımın geçtiği yer.

0 Paylaşımlar
Share

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir