Prof. Dr. Mustafa Özcan İle Söyleşi: “Osmaniye’den ABD’ye Uzanan Bir Eğitim Yolculuğu”

Batuhan Nar: Söyleşimiz aslında biraz hem sizin hayatınızı ve eğitime bakışınızı anlatan hem de Türkiye’nin ve dünyanın eğitimle ilgili bazı konularına ilişkin görüşlerinizi sunduğunuz bir söyleşi olacak. Biraz da özel hayatınıza gireceğiz tabii:)

Mustafa Özcan: Memnuniyetle. Hiç sorun değil. 

Batuhan Nar:  Sevgili hocam, yerlilik ve millilik son dönemin trend kavramları. Yerli ve milli olmadan evrensel olunmaz diyen de var, evrensel olmadan yerli ve milli olunmaz diyen de. Anadolu’nun bir kentinden Amerika’ya uzanan ve ardından ülkenize dönerek burada hizmet ettiğiniz bir öykünüz var. Siz yerli ve milli olduğunuz için mi yurdunuza döndünüz yoksa evrensel olduğunuz için mi? 

Mustafa Özcan: Yani buna çok fazla, çok farklı cevaplar verilebilir. Hani bu da tabiri caizse spekülasyona açık bir konu. Ben yerliyim ve milliyim. Kendimi öyle görüyorum. Bu ülkeyi seviyorum. Söz konusu vatansa gerisi teferruattır diyenlerdenim. Gerçekten bu ülkeyi seviyorum. Bu ülkenin nasıl kurulduğunu, bu cumhuriyetin nasıl kurulduğunu da çok iyi biliyorum. Çünkü benim Türkiye’deki doktora tezim Atatürk Dönemi Türkiye’nin düşüncesiydi. Yani 23 Nisan 1920’den 10 Kasım 1938’e kadar geçen on sekiz yıllık dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde eğitime dair ne konuşuldu bunları okudum. Cumhuriyeti kuranlar nasıl bir gençlik istiyordu, nasıl bir toplum, nasıl bir aile, nasıl bir ortam, çalışma ortamı, iş ortamı, aile ortamı, nasıl bir sanat, yani nasıl bir Türkiye hayal etmişlerdi ve o Türkiye’yi kuracak nesil nasıl yetişecekti, yetiştireceklerdi? Bunu öğrenmek istiyordum. Yeni bir paradigma tabii bu. Yani yeni bir tez. Ben bunu merak ediyordum. İki yıl Meclis Kütüphanesi’nde çalıştım. O zaman Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde araştırma görevlisiydim. Tabii orada eğitimi araştırıyorum ama tabii gözünüzde dünya kadar başka konuşmalar, tartışmalar, ne bileyim işte hilafetin kaldırılması, saltanatın kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ya da işte 1926’daki maarif teşkilatı kanunu geçerken yapılan tartışmalar onlar da geçiyordu. Ama tezimi savunmadan Amerika’ya  gittim. Çünkü tezi savunup doktor olsaydım o bursu kullanamayacaktım. Beş yıllık bir YÖK bursu kazanmıştım. Beş yıllık bursum bir yıl sonra kesildi. Ülkede mali kriz var diye bursumuzu kestiler. Ya kendi imkanlarınızla devam edin ya da geri dönün dendi. Ben orada kalmayı tercih ettim ama tabii çalışarak. Amerika’da kendimi finanse edecek gücüm yoktu. Okulun kitapçısında başladım çalışmaya. Sonra kütüphanesinde, sonra araştırma asistanı oldum, sonra öğretim asistanı oldum. 

Batuhan Nar: Ailenizin bir katkısı olamazdı tabii. 

Mustafa Özcan: Öyle bir şey mümkün mü? Benim ailem beni Amerika’ya gönderemez bile. Biletini bile alamaz yani. Öyle bir şey, öyle bir dünya yok. Zaten babam vefat etmişti. Annem okuma yazmayı bilmeyen bir ev hanımı. İyi kötü kendisini geçindiren bir aile ama Amerika’da çocuk okutmak mı? Şaka mı yapıyorsunuz? Yani Türkiye’de kaç kişi bu işi başarabilirdi? 

Batuhan Nar: Ve hemen yurda dönmediniz kaldınız orada. 

Mustafa Özcan: Orada insan bir suçluluk duygusu yaşıyor. Ama yurtdışındaki bütün Türklerde böyle bir duygu vardır. Ülkeme dönemedim, işte sanki adeta tırnak içinde ihanet etmişsin gibi ülkeye, böyle bir suçluluk oluyor. Bu suçluluk duygusundan beni kurtaran Boğaziçi Üniversitesi’nin eski rektörlerinden Ayşe Soysal olmuştur. Bir derneğin kongresi için Washington’a gelmişti.. Türkiye’den de birçok akademisyen vardı. Dedi ki özetle, “Arkadaşlar siz şu anda burada bizi temsil ediyorsunuz. Siz Türkiye’yi temsil ediyorsunuz. Amerikalılar da sizin vasıtanızla Türkiye algısını oluşturuyor. Burada onlarca yüzlerce insanla yarıştınız, kendinize bir yer buldunuz, bir iş buldunuz. Biz sizinle gurur duyuyoruz. Ama sizin sizin suçluluk duyduğunuzu, mahcubiyet duyduğunuzu fark ettim dedi. Buna gerek yok. Kendinize haksızlık etmeyin. Kendinizle gurur duyabilirsiniz. Çünkü, siz burada ülkeyi temsil ediyorsunuz dedi.” İşte bu sözlerle rahatlamıştım ve devam etme kararı aldım ABD’de.

Batuhan Nar: Peki nasıl bir coğrafyada doğup büyüdünüz? Büyüdüğünüz yerin size öğrettikleri ve yıllar sonra anladığınız, anlamlandırdığınız neler oldu? 

Mustafa Özcan: Ben Osmaniye’de doğdum, büyüdüm.  Bizim oradaki dağın mahalli adı Gavur Dağları’dır. O dağların tepesinde Cebeli Bereket adında bir nahiye merkeziydi. Daha sonra köy olmuş ama. Yani o köy yedi yüz yıl önce filan kurulmuş. Asya’dan gelince dağın tepesine yerleşmişler. Çünkü orası güvenli. Ova yaşamaya uygun değil. Dağ tepelerine konuyorlar. Çünkü orada kendilerini daha rahat savunacaklarını düşünüyorlar. Güvenli. Öyle bir köyde doğdum. Akrabalar falan o köydeydi. 

Batuhan Nar: Oralar size ne öğretti? 

Mustafa Özcan: Osmaniye bana ne öğretti? Hani böyle Adanalı kavramı var ya. O tabii boşuna oluşmamış Adanalık algısı. Her şeyi deneyimleyen bir nesildi benim neslim. Küçük yaşlardan itibaren böyle delikanlı olmayı deneyimleyen bir nesildi benim neslim. Yani abilerden hayatın raconunu öğrendik diyelim. Düğüne nasıl gidilir, cenazeye nasıl gidilir. Gelenek, görenek… Şehirde büyüyen çocuklardan daha şanslıydık tabi o bakımdan. Yani tarlaya da gidiyorsun, dağa da gidiyorsun, yazın çalışıyorsun. Ben her yaz çalışırdım yani. Tarlaya da giderdik, işyerinde çalışırdım. Yani böyle hayatı birebir yaşayarak öğrendiğimi söyleyebilirim. 

Babam kadim kültürü bilen bir adamdı. Çocuk terbiyesine ilişkin çok güzel görüşleri vardı. Tabii ben bunların çok güzel olduğunu son yıllarda eğitimci olduktan sonra anladım. Hatta Amerika’da yayınladığım bir makalede bunları da yazdım. 

Batuhan Nar: Mesela bir örnek verebilir misiniz? 

Mustafa Özcan: Bir örnek vereyim. Mesela onun şöyle bir görüşü vardı. Çocuğun pişmesi lazım. Öyle diyordu. Onun kelimeleriyle söylüyorum.  Çocuğun iş yapması lazım. İşi deneyimlemesi lazım. Orada hata da yapsa yani yapsın. Önemli değil, öğrensin. Örnek vereyim. Bir gün bizim köyde o anlattığım dağ başındaki köyde tarlalar var. Dedemden kalmış. İki dönüm, bir dönüm, üç dönüm. En büyüğü yedi dönüm filan yani. Ondan büyüğü yok. Ama bir hayli var dağlarda. İşte o tarlaların bazılarını satma kararı alıyor aile. Ama o kadar çok hisseleri var ki. Şimdi her aileden bir kişi gidecek. Galiba yedi ayrı kişi gidiyor. Gidenler hep böyle kırk yaşında, elli yaşında, altmış yaşında insanlar. Bizim ailede ben gittim, on altı yaşındayım. Babam beni görevlendirdi. Kendi gitmiyor. Beni görevlendiriyor. Ne güzel ama güvenmiş. İşte o pişmesi lazım dediği için. Gideceğim o insanlarla konuyu görüşeceğim, konuşacağım, fikrimi söyleyeceğim filan. Yani hayatı öğrenmem için bana bu fırsat verilmiştir. 

Batuhan Nar: Eğitim üzerine bir kariyer yapma fikri nasıl oluştu? Neden eğitim? Çiftçi, daha doğrusu esnaf bir aile aslında… Neden eğitim? 

Mustafa Özcan: Osmaniye’de ortaokul son sınıftayken bir gün hocamız geldi dedi ki yatılı devlet okullarına, liselere başvurmak istiyorsanız getirdi bir formu bunu alın başvurun. Ben de aldım. Nereye? Mersin’de öğretmen okulu açılmış. Yatılı oluyormuş. Yeni bina yapılmış, yatılı olacak, ilk defa öğrenci alacak. Başvurdum. Haber gelmedi ama.

Liseye kaydoldum. Liseye gidiyordum. Üç hafta gittim liseye. Bir kağıt geldi. Sınavı kazandınız. Sözlüye çağırıyorlar mülakata. Ben tabii çok sevindim. Çünkü yani Mersin’e gitmek bilmem ne. Bayağı macera yani o yaşta. Sonra ben mülakata gittim ama tek başıma gittim bak düşünebiliyor musun? Ortaokul mezunuyum, Osmaniye’den Mersin’e mülakata gittim. O akşam orada bir otelde kaldım.. Ben şimdi düşünüyorum da yani benim kendi çocuklarım olsa böyle bir şey yapamam. Korkarım yani. O zaman nasıl bir Türkiye vardı? Nasıl gidecekti çocuklar? Osmaniye’den bir arabaya biniyorsun, Adana’ya gidiyorsun. Oradan tekrar araba değiştiriyorsun, Mersin’e gidiyorsun. Mersin’e gidip otele yazılıyorsun. Paranı veriyorsun. Ertesi sabah uyumadan kalkıyorsun. Oradan okula gidiyorsun. Mülakata gidiyorsun. Ondan sonra tekrar çıkıp Osmaniye’ye gidiyorsun. 

Sınavı kazandım. Bütün duaları okudum bildiğim. Yani onu kazanmam için tamam mı? Sonra işte aradan birkaç hafta geçti. Bir yazı sınavı kazandınız. Kaydını yaptırmak istiyorsanız şunları hazırlayıp gelin. Havlu, terlik, pijama, diş macunu…

Batuhan Nar: Babanız hayatta mı o sırada? 

Mustafa Özcan: Hayatta canım. 

Batuhan Nar: Ne dedi bu duruma? 

Mustafa Özcan: Ooo büyük bir olay. Aile meclisi toplandı. Yani annem, babam bir de anneannem. Üç kişi toplandı. Ben kazandım gitmek istiyorum ya. Anneme de söyledim.  Bizim babalar öyle herkesle konuşmaz, her şeye konuşmaz, daha çok susar filan. Otorite figürü anneannem, annem ve babam. Üçü bu konuyu konuşuyorlar. Ben de böyle salonun balkonunun bir köşesinde duruyorum. Babam diyor ki daha çok küçük bu diyor. Nasıl göndereceğiz biz bunu Mersin’de okuması için diyor. Ondan sonra annem de çok istiyor oğlan diyor. Anneannem gitsin bir an evvel ekmeğini kazansın diyor. Üç sene sonra maaşa girecek. 

Batuhan Nar: Hepsini hatırlıyorsunuz bu detayların değil mi? 

Mustafa Özcan: Hepsini hatırlıyorum. Benim hayatımı konuşuyorlar orada yani. Böyle tartışma bir süre devam etti.  Anneannem zaten zengince bir kadın dedem çiftçi, bayağı tarlası filan var. Öyle maaşla işleri yok yani. Ama demek ki okumak önemliymiş o zaman.. Gitsin bir an evvel kendini kurtarsın diyor annem. Anneler çocuklarından yana olur.  İsmail Hakkı Tonguç’u da Silistre’den İstanbul’a gönderen annesi olmuştur. Yani yol parasını, biriktirdiği paralardan o vermiştir. Atatürk’ün annesini de düşünün. Annelerin yeri başka oluyor. 

Sonra babam bir şekilde razı oldu. Çok büyük kavga çıkmadı yani. Bavulu hazırlayıp tek başıma gittim, kayıt oldum. Yaş on üç, Mersin İl Öğretmen Okulu. Eskiden adı öyleydi. Şimdi İlahiyat Anadolu Öğretmen Lisesi oldu onlar. 

Tayinim Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinin Alametsiz köyüne çıktı. Tek sınıf, beş sınıflı bir okul.  Gittim, ne okul var, ne yol var. Yol yok. Filmlerdeki gibi. Bir otobüse bindim. Şoför beni indirdi bir yerde. Köyden köye gidiyor böyle otobüs. Geldik dedi. Sen in dedi. Ben de iniyorum ama orada bakıyorum camdan. Yani nereye? Köy möy yok ortada. Köy nerede dedim, göremedim dedim. Böyle yaptı, şöyle yürü dedi. Şöyle git dedi, görürsün dedi. Adam çekti, gitti. Tozu dumana kattı. Yani arkadaş, gerçekten Batuhan, hiçbir şey yok yani.

İki de bavul, ağır ağır doldurmuşum. Bir bavulda kitaplar var, öbür bavulda  kıyafet. Yürüdüm, yürüdüm. 

Öğretmenlikte  dört yılım doldu. Benim sürekli kafamda Eğitim Enstitüsü’ne gidip okumak vardı. O da iki yerde var,  İstanbul’da ve Ankara’da. Bölümün adı Pedagoji o zaman. Oradan çıkınca da ilköğretim müfettişi oluyorsun. Neyse ben sınava girdim, yazılıyı kazandım. Mülakata çağrıldım. Mülakatı da kazandım. Ve okula geldim, istifamı verdim. Ayrıldım oradan. Üç yıl okudum İstanbul’da. Erzurum Rehberlik ve Araştırma Merkezi’ne uzman yardımcısı olarak atamam yapıldı.  Ardından Besni Öğretmen Okulu’na. Bir hafta sonra başmuavin oldum. Çünkü başmuavin evini yüklemiş gitmiş. Ben burada çalışmam diye. Besni’de çalışırken Millî Eğitim Müdürü bana kafayı taktı. İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı oldum. Oldum ama yani hayatım daha da kötü oldu. Tabii ekonomik olarak. Akşam yedi sekizde çıkıyorum. 

Oradan beni bu sefer Antep’e verdiler.  Antep Eğitim Enstitüsü’nde hoca yaptılar beni. Sen çok başarılıymışsın, iyiymişsin dediler. Antep Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen olduk. Bayağı terfi ettik, iyi de benim aklım sürekli yüksek lisansta. Orada bir sene çalıştım. Ben dedim Ankara’ya gitmek istiyorum. Ankara iki yıllık eğitim enstitüsüne tayinim çıktı. Ondan sonra oradan Gazi Eğitim’e çıktı tayinim. Gazi Eğitim’de hocayken 12 Eylül oldu. 

Ben o arada yüksek lisansı bitirdim. Sonra İngilizce sınavlarını geçtim. Sonra doktora öğrencisi oldum. Beş yıl sonra da Amerika’ya gittim. Orada da işte bursum kesildi. Çalışarak okumaya başladım. 2014’e kadar iki tane model geliştirdim. Dersdem özel bir projemdi Amerika’da. Ondan sonra 2014’te buraya geldim. 

Batuhan Nar: Peki sizin için eğitimde örnek alınması gereken üç eğitimci kimdir? 

Mustafa Özcan: Aaa, bunu hemen söylerim. İsmail Hakkı Tonguç bir numara kesin olarak. İkinci İsmail Mahir Efendi var. Yani… Üç Vygotsky. 

Batuhan Nar: Her sohbette sordum ve sormaktan vazgeçmeyeceğim bir soru. Köy Enstitüleri kapatılmasaydı ne olurdu? Yeniden açılabilir mi?

Mustafa Özcan: Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, evrimleşerek, yani evrilerek gelişirdi diye düşünüyorum. Çok iyi olurdu.  Türkiye’nin eğitim hayatı bugünden farklı olurdu. Çünkü İsmail Hakkı Tonguç, Türkiye’yi iyi okumuştu. Türkiye’nin ihtiyacı olan öğretmeni çok iyi kavramlaştırmıştır, tanımlamıştır, niteliklerini belirlemiştir. Ve öğretmen yetiştirecek eğitim kurumlarını açmıştı. Devam etseydi Türkiye bugün daha eğitimli bir toplum olurdu diye düşünüyorum. Köy toplumu, köylerimiz daha kalkınmış olurdu. Kırsalımız daha da kalkınmış olurdu, daha bilinçli olurdu. Köyden kente göç olmazdı. 

Köy Enstitülerini bugün açmak mümkün mü? Ben öyle bir sevdanın peşinde değilim. Niye biliyor musunuz? Köy Enstitüleri 1940’ların Türkiye’si için ideal bir kurumdu. Bugün Köy Enstitülerini ideolojik bir mesele olarak değil, pedagojik bir mesele olarak masaya yatırıp incelemeli ve oradan ders almalıyız. Şimdi orada bütün hikaye şu. Dünyanın en gariban çocuklarını aldılar. Bu çok önemli bir şey, bakın. En gariban çocukları, anası babasının okuması, eğitimi yok. Çünkü çocuğun gelişimindeki en önemli kaynaklardan birisi çocuğun etrafında olan, ulaşabildiği, çocuğun ulaşabildiği bilgili, becerili, erdemli yetişkinlerin, yetişkin olması gerek. İşte öyle sosyalleşiyoruz biz. Yani Vygotsky’nin dediği de bu. Diyor ki, çocuğun etrafında ondan daha bilgili, daha becerili, daha erdemli insanlar varsa, bu tabii çocuk için müthiş bir şans. Onlar vasıtasıyla çocuk öğrenir. Yani learning is social. Öğrenme sosyal bir olaydır. Köy Enstitüleri bu çocuklara bir sosyal çevre oldu. Ve çok iyi tasarlanmıştı. Uygulamada çok iyi yapılıyordu. Yani İsmail Hakkı Tonguç gerçekten iyi bir adam. İyi bir eğitimci, idealist. Haftanın yarısını ya da üç gününü yollarda, köylerde, enstitülerde geçiriyor. Enstitü yeri beğenmek, seçmek için ya da okul inşaatlarını kontrol için dağ tepe demeden geziyor. Askerler ona askeri bir jip veriyor, bir de şoför veriyor. Onunla şu tepe senin bu okul benim, böyle geziyor. Oğlunun dediğine göre 9.150 tane köy gezmiş. 

Batuhan Nar: Ben sizi tanıyana kadar sizin bu konuda derinleşmiş olduğunuzu bilmiyordum. Ta ki bir Antalya Sempozyumu’ndaki sunumunuzu dinleyene kadar. 

Mustafa Özcan: Onlara biraz da tabi kaynaklardan bahsettim. Cilavuz Köy Enstitüsü en beğendiğim kaynaklardan birisi. İsmail Hakkı Tonguç’un kendi kitabı var ayrıca. Canlandırılacak Köy var. Çılgın Türk yani ben öyle diyorum Tonguç’a…

Batuhan Nar: Yerli Pestalozzi diyorlar hocam ona ne dersiniz? 

Mustafa Özcan: Türklerdeki bu özgüven sorunundan dolayı derler. Ya Pestalozzi’yi eğer İsmail Hakkı’yla kıyaslarsan Pestalozzi onun çırağı olamaz ya. Fersah fersah öndedir Tonguç. Hayatı başarısızlıklarla dolu bir adam bu Pestalozzi. Çocuklar köyü diye bir yer açıyor. Çocuğu merkeze alıyor. Ondan evvel bir okul açmıştı. Battı ilk birkaç sene sonra. Arkasından Çocuklar Köyü’nü açtı. 250 kadar öğrenci. Bir süre sonra o da kapandı. İsmail Hakkı ile onu kıyaslayamazsınız yani. 

Bulgaristan’dan alınan bir model diyenler var. İlber Ortaylı da geçenlerde öyle bir açıklama yaptı. Türk’ün kafasından bir model çıkamaz mı? Olamaz mı? Ya bu nasıl bir aşağılık duygusu? Yüzyıllardır böyle. İlber Ortaylı’nın dediği yanlış kardeşim. Kusura bakmasın. Çünkü yerli model kardeşim ya. İsmail Hakkı deli çılgın bir adam. Adamın işi gücü bu. Köyü tanıyor. Köyü, yani Türkiye’yi iyi okumuş adam. Adam üşenmiyor bir de gidiyor nerede bir okul inşaatı var nerede bir okulda sorun var adam orada. 

Türkiye’nin dertleriyle dertlenmiş bir adam. Dünyayı da takip etmeye çalışıyor. İsmail Hakkı Rusya’yı da biliyor. Ama bunlar hep kısıtlı bilgi. Yani Rusya’nın eğitimi, Rusya’da ne olmuş, Amerika’da ne oluyor? Bunlar kısıtlı. En derin bilgisi Almanya ile ilgili. Çünkü Almanya’daki Eğitim Bakanı’nın kitabını da tercüme etmiş, onun da görüşüne hakim. 

Batuhan Nar: Peki bir akademisyen olarak Türkiye’deki üniversitelerin esas problemi sizce ne? Özerklik sorunu mu, liyakatsizlik mi, bütçe mi, sosyoloji mi? 

Mustafa Özcan: Valla liyakat bence bir numaralı sorun şu anda. Yani liyakate önemi vermezseniz işi ehline veremezsiniz. Daha doğrusu sosyolojide şöyle bir görüş var. Toplumun yani insanlığın, milletlerin, halkların gelişiminde bir çizgi olduğunu kabul ediyoruz. Nasıl bir çizgi? Kalıtım toplumundan, başarı toplumuna ya da liyakat toplumuna doğru geçiş. Çocukken doğduğun zaman senin öğrendiklerin var, dinin filan mecbursun öğrenmeye. Yani senin çabanın sonucu olmayan, senin seçmediğin ama sana verilenler var. O verilenlere bakarak biz eskiden insanları ödüllendiriyorduk ya da cezalandırıyorduk, mevki makam veriyorduk ya da vermiyorduk. İnsanlık geliştikçe buradan liyakat toplumuna dolayı evriliyor. Amerika’da liyakat çok önemlidir eğer liyakate önem verilmeseydi ben orada profesör olamazdım kardeşim. Bizim burada üniversitedeki öğrencilerin motivasyonu kıran ne biliyor musun? Diyor ki ben nasılsa mezun olsam da dayım yoksa bir anlamı yok. Onun için yurt dışına kaçayım. Yurt dışına gideyim. Liyakat konusu önemli. Öbürleri neydi? Üniversite sosyolojik yapısı mı? Bütçeleri mi? Üniversitenin bütçesinin az olması mı? Bence üniversitenin bir numaralı soru liyakat. Her şeyi o başlatıyor. Türkiye’de parasızlıktan dolayı araştırma yapamayan kaç üniversite var yani? 

Batuhan Nar: Peki eskiden dünyadaki en iyi üniversitelerde ilk 500’de mesela 2 tane 3 tane Türk üniversite girerdi. ODTÜ, Boğaziçi, Koç girerdi mesela. İlk 750’ye girerdik. 1000’de muhakkak olurdu Hacettepe, Ankara. Son zamanlarda göremiyoruz. İlk 500’de yok hocam yanlış mı biliyorum? Geriledik biraz sanki?

Mustafa Özcan: Son birinde görmüştüm birkaç tane ama esas olarak gerilemiş vaziyetteyiz. Ben bu liyakatin çok önemli olduğuna inanıyorum. Bir de şu var. Kriterler gevşedi. Yabancı dil puanı mesela azaldı ya. 

İdarecilik makamına gelenleri de görüyorsunuz. Yayına bakılmıyor, başka bir şeye bakılmıyor filan. Yani biraz biraz standartlar düşürüldü. Düşürülünce de işte her şey ona göre düşüyor. Aşağı doğru kayıyor, gidiyor. 

Batuhan Nar: Peki, bağlantılı bir soru. Her ilde bir üniversite açılması yükseköğretimimizi nasıl etkiledi sizce? 

Mustafa Özcan: Şimdi her ilde bir üniversite açılmasının iki yönü var. Bir, eğitim ve eşitlik dediğimiz fırsata hizmet ediyor. Yani Ankara’daki bir kız çocuğunun İstanbul’a gelip okuması kolay olmayabilir. Ama Ankara’daki üniversiteye aile izin verebilir. Bir de maddi durumlar var. Yani madden güçlü olmayan öğrencilerin de okula gitmesini sağladığı için. Bu olumlu tarafı. Olumsuz tarafı ise hoca kadrolarının olmaması. Tıp fakültesi açıyorsun da hoca kadrosu eksik. Eğitim fakültesi açıyorsun da hoca kadrosu eksik. Yani her ilde bir üniversite güzel, kulağa da hoş geliyor ama kalite düştü kardeşim. Yani şu anda Türkiye’deki bütün üniversiteler aynı kalitede eğitim veriyor demek zor. Sizin okulunuz var mesela. Anadolu’da Rastgele bir üniversiteden mezunu mu almak istersiniz? Yoksa İstanbul’dan, Boğaziçi’nden, ODTÜ’den, Bilkent’ten, MEF’ten mi almak istersiniz? Orada bir de realite var yani. Yani piyasa bunu görüyor.

Batuhan Nar: Bugün Milli Eğitim Bakanı olsanız yapacağınız ilk üç şey ne? 

Mustafa Özcan: Birincisi öğretmen eğitimine hemen el atarım. Yani hem eğitim fakültesindeki hizmet öncesi öğretmen eğitimine hem de hizmet içi eğitime. Bilgi çağı yeni bir öğretmen istiyor. Bilgi çağı bilge öğretmen istiyor. Bak Batuhan Hocam vurguluyorum. Bilgi çağı bilge öğretmen istiyor. Bugünkü eğitim fakülteleri bilgi çağı çocuğunu eğitecek öğretmen yetiştirmek için yeterli değil. 43 yıl önce yapılan programı uyguluyoruz hocam. 43 yılda dünya 43 defa değişti. Bu programın değişmesi lazım ve eğitim fakültelerinin alanda tezli yüksek lisans yaptıran kurumlara dönüşmesi lazım. En az yüksek lisans hocam. Doktora da teşvik etmeliyiz. Finlandiya’da 1978’den beri öğretmenler alanda tezli yüksek lisans yapmak zorundadır. Bugün Finlandiya’da her öğretmenin en az bir yüksek lisansı var. Bazılarının 2-3 tane var. Bir kısmında doktorası var. Yani artık böyle bildiğini aktaran öğretmen tipine ihtiyacımız yok o devir geçti. Bildiğini yorumlayabilen, internette olmayanı söyleyebilen bilgi öğretmenlere benim ihtiyacım var. Alanınızda en iyisi olmalısınız ve internette yazılanı aktaran değil internette olanları ya da olmayanları sorunlarla ilişkilendiren ve yeni çözümler, yeni yorumlar yapan birisi olmanız lazım ki talebeniz sınıfına gelip seni dinlesin. Yoksa, Atatürk’ün Samsun’a çıkışını anlatıyorsun, tarih öğretmenisin. Ama çocuk diyor ki hocam okula gelmeye ne gerek var? Bunun videosu var, PowerPoint var, 500 tane makale var kardeşim. Hiç kimse Google’dan fazla bilemez yani. Artık bilgiyi aktaran öğretmen tipi ölmüştür kardeşim. Bilgiyi nakleden öğretmen tipine artık ihtiyaç yok. Onun kullanım süresi bitti kardeşim. 

İkincisi fırsat eşitliği. Hizmet içinde de zaten bunu bakanlara verdiğim raporda yazdım. Hem Ziya Selçuk Hoca’ya hem de İsmet Yılmaz Bey’e. Öğretmenlerimizin yüksek lisans yapması için program tasarlamak. Yani teşvik programları, teşvik paketleri hazırlamamız lazım. Şimdi iki türlü yüksek lisans var mevcut dünyada öğretmenler için:

  1. Alanda yüksek lisans
  2. Pedagojide, yani yöntemle ilgili.

Şimdi ikisi de lazım buna. Benim Türkiye’deki bir milyon öğretmenim var. Dedim ki gelin YÖK’le konuşalım. Öğretmenlik yüksek lisansı değil bir program tasarlayalım. Bunun derslerin yarısı alan dersi olsun. Öğretmen kendi alanıyla ilgili uzman kurumlardan ders alsın. Bir de diğer yarısı da pedagoji olsun, yöntem olsun. Öğretmenlik yüksek lisansı diye. Ama olmadı, yapamadılar. Ve halen kör topal gidiliyor. 

Yani ilk işim öğretmen eğitimi düzeltmek. İkinci işim fırsat eşitliği hocam. Bu ülkede çok fazla insan potansiyeli var. Ama biz onlardan yararlanamıyoruz. Çünkü fırsat eşitliği yok. Ne demek bu biliyor musunuz? Çocuk doğar hocam.  Bir parça iki parça kemiktir. O çocuğun bu dünyada var olabilmesi için öğrenmesi gerekiyor. Her insan eğitime muhtaçtır. Peki öğrenirken hepimiz aynı şekilde öğreniyor muyuz? Hayır. Niye? Çünkü fırsat eşitliği yok. Yani eğitime eşit erişim yok. Yani kaliteli eğitime hepimizin ihtiyacı var ama buna erişemiyoruz hepimiz. Niye erişemiyoruz? Çünkü annemizin babamızın geliri müsait değil, eğitimi müsait değil. Her çocuk bir potansiyelle doğuyor. Onu biz bilmiyoruz bile, ölçemiyoruz bile. Her çocuk sevginin, bilginin, sanatın, sporun, ulusal hizmetin, insanlığa hizmetin kaynağıdır. Her çocuk bir ümittir. Her çocuk çok değerli bir tohumdur. Bunun yeşermesi lazım. Bunun gelişmesi lazım. Serpilmesi lazım. Büyümesi lazım. Bu da ancak öğrenerek oluyor. Bu da ancak eğitimle oluyor. Dolayısıyla bütün çocuklarımıza ırkı, dini, rengi ne olursa olsun öğrenme ortamını sağlamamız lazım. Eğer şartlar tamam olursa öğrenme vuku bulur. O ortamı hazırlarsa çocuk öğrenir. Hazırlamasına öğrenmez. 

Son olarak da eğitim veren bütün kurumları, Milli Eğitim Bakanlığı’nın yetkisi içine alırdım.  3-6 yaş çocukların eğitimini bugün bakanlık bırakmış vaziyette. Yani çeşitli kurslar adı altında dört – altı yaş çocukların eğitimini herkes yapabiliyor. Dernekler yapabiliyor. Vakıflar yapabiliyor. Halbuki bu bütün yasalara aykırı. 1924’te çıkan Tevhidi Tedrisat Kanuna aykırı. 1925’te çıkan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanuna aykırı. 1926’da çıkan Maarif Teşkilatı kanuna aykırı. 1973’te çıkan Türk Milli Eğitim Kanunu’na aykırı. Neye karşıyım biliyor musun? Din dersine karşı değilim. Ama şöyle bir yönetmelik var. Bu Kur’an kurslarında öğretmen olabilmek için sadece İmam Hatip Okulu mezunu olmak yetiyor. İmam Hatip Okulu mezunu veya daha üst düzeyde bir kurum mezunları burada öğretmen olur diyor. Ama onlar öğretmen eğitimi almamışlar ki. Onlar pedagojik formasyon dersi alamamışlar ki. Onlar çocuğa soru nasıl sorulur, çocuğa geri bildirim nasıl verilir bunu bilmiyorlar ki. Oraya onları öğretmen yapamazsınız. Yapmamalısınız. Bu pedagojik olarak da yanlış, rasyonel olarak da yanlış, akla aykırı bir şey. Daha çocuklar soyut düşünmeyi bile bilmiyor. Verdiğin eğitimde soyut düşünme var. Yani 11 yaşından sonra biliyorsun soyut işlem başlıyor. Bireysel farklılıklar bazıların da daha da geç başlar. Sen bu çocuklara bu kavramları öğretemezsin ki. Bütün çocukların eğitimi bu ülkede Milli Eğitim Bakanlığı’nın yetki sorumluluğunda, onun kontrolünde olmalı. Öğretmenlik formasyonuna sahip olan insanlar öğretmenlik yapar. Yani hani hiç olmazsa eksiği, gediği olabilir ama hiç olmazsa burası var. Kardeşim okullardan hangi düşüncede olursa olsun bütün cemaatlerin, derneklerin, vakıfların elini çekelim. 

Batuhan Nar: Peki son iki soru. Bir tanesi şu, okul öncesi ve ilkokulda felsefe dersleri konusu. Bunun çıktısını toplumumuz nasıl alır sizce? 

Mustafa Özcan: Bu sorgulamayı öğrendirir. Yani bu sorgulama çok önemli. Yani soru sormayı bilmek. Şimdi duyduğunuzu, gördüğünüzü, okuduğunuzu olduğu gibi kabul etmek var. Bir de sorgulamak var. Eleştirel düşünce diyoruz ya. Kritikini yapma yetisi kazanmak. Gördüğünüzün, duyduğunuzun, okuduğunuzun kritikini yapmak. Yani doğrusunu, yanlışını, eksiğini, gediğini sorgulamak. Bu çok önemli bir nitelik. Kritik olan İngilizce diyoruz. Kritik olan İngilizce yeteneğini kazanamayan insanlar emir kulu oluyor. Ben filan yerde okudum. Okudum da sorguladın mı kardeşim? Mustafa Özcan bana söyledi. Onu da sorgulaman lazım kardeşim. Yani bu olmaz yani. Otorite figürlerinden, otoriteyi reddedelim anlamında değil ama sorgulamam gerekiyor. Başka türlü ben bu beyni neyse kullanacağım ya. Kesin olarak yani. Toplumda bu nasıl fayda sağlar? Evet, onu küçük yaşta başlamamız gerekiyor.

Batuhan Nar: Son sorumda size birbiriyle bağlantısız ama sizinle alakalı bazı kelimeler söyleyeceğim. Sizin dünyanızdaki karşılığını isterseniz tek kelimeyle ya da tek cümleyle isteyeceğim hocam. Bunlar birbiri ile alakasız gibi gelebilir ama sizin hayatınız için anlamlı. 

Osmaniye: Yeşil, güzel, sakin bir şehir olarak hatırlıyorum Osmaniye’yi. 

Köy Enstitüleri:  Türk tarihinde ve dünya eğitim tarihinde -bunu vurgulayarak söylüyorum- yapılandırmacılık teorisini en başarılı şekilde uygulayan kurum. 

Ankara Üniversitesi: Akademisyen olmamı sağlayan kurum.

Yapay zeka: Yapay zekanın bir an önce okullara girmesi gerektiğine inanıyorum. Onu yasaklamanın, ona karşı çıkmanın yanlış olduğunu inanıyorum. Yapay zekanın eğitime entegre edilmesi kaçınılmazdır. Bunu farkında olmak lazım.

Erdal İnönü: Erdal İnönü mütevazı bilim insanı, mütevazı bir politikacı.

Desenli kravat: Bunu (o sırada takılı olan sempatik kravat) kızlarım almıştı, bana hediye idi. Kravatlarımı seçerken biraz titiz davranırım. Bu da çok beğenildiği için ben de daha çok takıyorum. 

Iowa Üniversitesi: Bana Amerika’da hoca olma, Amerika’da öğretim üyesi olma yetkiliğini kazandıran kurum.

Hasan Ali Yücel: Türk aydını. 

Pandemi: Bizi daha büyük felaketlere hazırlayan bir deneyim diye düşünüyorum. 

İbrahim Arıkan: İbrahim Arıkan tanıdığım en idealist insandı. Eğitim kurumlarını hep para kazanmak için değil, ülkesi için bir şey vermek için, ülkesi için bir şey yapmak amacıyla kurmuştur. Türkiye’ye gelmek için beni etkileyen insandı. Ben iş aramak için gelmemiştim. Türkiye’ye de bir sunum yapmak için gelmiştim. Türkiye’ye gelmem için beni ikna eden insandır. Onun samimiyetini, onun idealizmini, onun gerçekten ülkeye bir şey yapma isteğini hissettim. Beni MEF’e gelmem için ikna etti. Artık gelmezsem ülkeme karşı ayıp olacak noktasına geldim.

Ters yüz öğrenme: Aktif öğrenme. 

İsmail Hakkı Tonguç. Eğitimcilerin çılgın Türk’ü. 

Tebeşir: Çocukluk hatıram mı desem? Öğretmenlik hatıram mı desem? Güzel şeyler hatırlıyorum. Zamanı geçmiş ders aracı. Herkes bir tebeşir tozu yutmalı.

Muhammed Şahin: Muhammed Hoca da gerçekten yüksek öğretimi bilen bir insan. Vizyonu var. Sıradışı bir rektör. Tabi tarzı var. 

İsmail Mahir Efendi: İsmail Mahir Efendi, Yozgatlı bir eğitimci. Öğretmen okullarında çalıştı. Selanik’te de çalıştı. Atatürk’ün çalıştığı bir grupta da birlikte çalıştılar. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu öğretmeni İsmail Hakkı Tonguç’tan önce gören adam.

0 Paylaşımlar
Share

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir